22 Eylül 2015 Salı

Hadi canım

Evlilik (aile kurmak, farklı ailelere katılmak) bana egoların savaşı gibi gelmeye başladı. Sorunların geneline baktığınızda 'sayılmak' ve karşınızdaki insanı 'kabullenmek' üzerine olduğunu görürsünüz. Evlendiğinde sadece eşinle değil onun ailesiyle de evleniyorsun demelerinin sebebi de bu bence. Kendi aralarında çok iyi anlaşan çiftlerin aileleriyle ilgili mevzularda tartıştıklarını görebiliyoruz. İş gene dönüp dolaşıp sen benim annemi/babamı saymıyorsuna geliyor. Anne baba açısından ise, kendi değer yargılarıyla, kendi kafalarında kurdukları olması gereken gelin/damat formuna sizi oturtamadıkları için, yaptıklarınız onları saymamak/ onları kabullenmemek/ onların varlığını göz önünde bulundurmamak anlamına gelebiliyor -sizin aklınızdan hiç öyle şeyler geçmemiş bile olsa- . İnsanın biricik varlığı kendisidir. 'Çocuğu için kendini feda etmek' genele uyarlanabilecek bir deyim değildir. Annelerin/ babaların çocuklarını evlendirdikten sonraki tutum ve davranışlarını gözleyin. Kaç anne/baba çocuğum mutluysa gelin/damat beni 'saymasa da olur, ben hiçliğe razıyım' diyebilir. (Buradaki sayılmamak anne/babanın kendi değer yargılarıyla ilgilidir, sizin değer yargılarınızla ilgili değil, yani size göre normal gelen onlara normal gelmeyebilir ve sözleriniz, davranışlarınız 'sayılmama' duygu ve düşüncesiyle yorumlanabilir.) Sizce insanın 'hiç'liği kabullenebilmesi bu kadar kolay mıdır? Zaten tüm kavgalarımız bu duyguyu içimizden söküp atmak ve var olduğumuzu duyurabilmek için değil midir? 

20 Ağustos 2015 Perşembe

Yaşamak Umrumdadır*

Teşekkür ederim Allahım, bana bu dünyada yaşama fırsatı verdiğin için..
Dört gün kadar önce boynumda bi ağrıyla uyandım. O gün akşama kadar ağrım geçmeyince, terzi kendi söküğünü dikemez misali önce arkadaşlarıma danışayım dedim. Daha 1 günlük bi hadise olduğu için öncelikle kas hassasiyeti düşünülüp havlu koymam önerildi. Gece yatmadan ütülediğim havluyu bi güzel koydum sabaha iyi olacağım düşüncesiyle. Sabah kalktığımda ağrı devam ediyordu. Neyse dedim geçecek elbet.. 3 günün sonunda hala sebat edince arkadaşlarımla boyun usg çekilmesinde karar kıldık. Oy birliğiyle kabul edildi ve bugün ultrasonumu çektirdim. Radyolog abi : 'Hmm, kalsifikasyon var gibi.. X hocam sizce de bu kalsifikasyon değil mi?' hocası: 'Evet evet kalsifikasyon.' 'Kalsifikasyon pek de sık gördüğümüz bişey değil, sen bunu bi kulak burun boğazcıya göster' Peki göstereyim, teşekkürler.
Eşimle KBB'nin yolunu tuttuk. Sağolsun KBBci bi hocamız muayene etti, şu an için antibiyotik başlayıp 1 ay sonra da kontrol usg çektirmemi önerdi. Şimdilik biyopsiye gerek yok, 1 ay sonra kontrolü görelim dedi. Hocanın sözüne itimat tam. Şimdi ben bunları niye anlattım?
Lenf nodları dediğimiz pek sevgili organcıklarımız hiçbir şeyin boşuna olmadığı vücudumuzda fazlasıyla önemliler. Vücudun süzgeci kısacası. Lenf nodlarıyla ilgili büyümeler pek çok hastalığın göstergesi olabilir ama olmayadabilir. Çoğunlukla enfeksiyon durumlarında büyürler.. Bu durumlarda da genelde usgde reaktif lenf nodları görülür. Ama benimkinde ne var? Kalsifikasyon. O ne ola ki? Noluyodu ki? Malign bişeyin işaretçisi mi ki? Lenfoma mı ki? Tüberküloz mu ki? Neydi la bu kalsifikasyon? Memede, tiroidde falan olunca malignite riskini göz ardı edemiyoduk da lenf nodunda neyin anlamıydı? Kafamda sorular sorular.. Bi yandan kafamda 4.5.sınıfta gördüğümüz stajları geçiriyorum bi yandan eşime çaktırmamaya çalışıyorum. Neymiş dedi eşim? Kalsifikasyonmuş işte diyebildim sadece. Sonra kendi kendime doktorculuk oynamamaya karar verdim. Kendi kendimin doktoru olmamalıydım. Her zaman gıcık olduğum hasta profiline girmemeliydim. Kalsifikasyon neydi? Boşver yahu, hoca antibiyotiği kullan gel dedi. 1 ay kafa rahat. Dert edeceksen de 1 ay sonra dert et. Neyse hüzün kovan kuşumla bi yerde oturduk. Rahatım imajı vermeye çalışıyorum. Kasıldıkça kasıldım. Ve gözlerimden yaşlar boşaldı. Sonrasında da bi rahatlama. Niye o kadar sıktıysam kendimi. Eve gelince dayanamadım dahiliyeci arkadaşıma sordum, onlar da bu şekilde yaklaşıyorlarmış büyümüş lenf nodlarına. Muhtemelen enfeksiyon sonrası kalmıştır o kalsifikasyon dedi. Elhamdülillah alâ külli hâl.
İnsan doktor olunca, özellikle söz konusu kendin veya ailenden, sevdiklerinden biri olunca, basit düşünme yetisini kaybediyor sanırım. En kuvvetli düşündüğüm şey acaba lenfoma olabilir miyim oldu. Böyle bi hastalığın bende olması duygusu isyana sevk etmedi çok şükür. Kabulleniş ve hüzün vardı sadece üzerimde. Evet ben de diğerleri gibi insandım ve her şey insanlar içindi. Ve hepimiz rüzgarda toz tanesi gibi değil miydik? Başımıza nelerin geleceğinden habersiz, oradan oraya savrulan. Gene de güzel değil mi yaşamak? İsmet amcanın dediği gibi yaşamak umrumuzda değil mi? Ne olursa olsun bugünün anlamı büyük. Yaşadığımın farkına vardım tekrar. Bana verilmiş bu hayat için şükrettim. Nerede ve ne zaman sonlanacağını bilmesem de yaşadığım her ân için hamd olsun Rabbim. Hamd (övgü ve şükür) ancak Sana'dır.


*https://www.youtube.com/watch?v=tUsYb6Jkvt8

6 Mayıs 2015 Çarşamba

Suriyeli çocuklar

Trafikte veya herhangi bir yerde bu çocukları gördüğümde içim sızlıyor. Savaş, göç ve hayatta kalma mücadelesiyle boğuşmak için çok küçük değiller mi?? Zerre kadar suçlarının olmadığı bir savaşın en mağdurları olarak ülkemize sığınmış binlerce çocuk. Ve yaşadıkları travmaları hiçe sayarak dışlayıcı gözlerle ve hareketlerle mağduriyetlerini bir kat daha artıran sözüm ona 'komşuları'. Bugün dolmuşta eve gelirken Suriyeli çocuklar da bindiler. Cık cık sesleri ve kötü kötü bakışlar arasında. Kendi aralarında biraz da gürültü şekilde (evet dolmuşta telefonda iki saat bıdı bıdı yapan, arkadaşlarıyla kahkalarla gülen ergenlerimiz yok tabi bizim) konuşuyorlardı. Teyzenin teki şu an tam cümleyi hatırlayamasam da çocukları konuştukları için feci şekilde azarladı. Yankı yapacak kadar bağırdı. Kadının öfkesi gürültüden değil onların aramızda olmalarından tabi. O an çıkıp benim de o teyzeye 'Ne bağırıyon çocuklara kadın? Sen de savaş mağduru ve göç etmiş olsan, yiyecek iki lokma ekmeğin olmasa ne yapardın?' diye bağırasım geldi ama böyle bir çıkışın kimseye faydası olmayacağını düşünerek sustum. Üsturuplu bir şekilde uyarabilirdim belki ama onu da yapamadım. Kendi hüznüme ve öfkeme boğulup sustum. Suriyeli çocuklar meselesi oluk oluk kanayan bir yara bence. Bu çocuklar, bu hayatlar ne olacak? 
Sorumlu muyuz peki? Evet. 

5 Mayıs 2015 Salı

Memur olmak ya da hala olamamak.

Aday memurluk sınavı diye saçma sapan bir sınav arefesindeyim. önümde 330 soruluk bir pdf kitapçığı var. Zerre kadar sorulara bakasım yok. Bu kadar saçma sınav olur mu?! Sırf formaliteden sanki eğitime katılmışız gibi toptan imzaları attık, soruları da internette yayınlıyorlar, sonra da sınavına giriyoruz. Peh.
O değil de bu ruh hali çok zevkli aslında. Sınav olduğunda dinlediğin müzik, okuduğun yazılar daha bi tatlı oluyor. Daha iştahlı okuyorsun. Misal, çok güzel bloglar keşfettim, oturup tüm gece onları okuyasım var. Acaba sınav olduğu için mi, yoksa gerçekten okumak istediğim için mi? İkincisi bence ;)

Bu da Loreena'dan gelsin, kulaklarımız bayram etsin.

https://www.youtube.com/watch?v=aD9tPtHIVAQ

Kuskus

İçimdeki öfkeyi kelimelere dökmem lazım. Ya da başka yöntemler bulmam lazım. Karete kursuna mı gitsem.
Neyse. Yaptığım iş itibariyle insanlarla aşırı dozda muhatap olmak zorunda kalıyorum. Ve bu çoğu zaman ruhumu yıpratıcı, nadiren de yapıcı oluyor. Günde 120- 130 insanla ve onların da yakınlarıyla konuşmak, dertlerini dinlemek, derman arayışlarına çare olmaya çalışmak.. Napıyorum ben ya? Deli miyim, hakkaten niye böyle bi meslek seçtim? Bu kadar zorlanacağımı kestirememiştim. Tıbba aşık olmuştum ama insan faktörünü hesaba katmamıştım.
Peki ben niye öfkeleniyorum? Yapılan yanlışlara toleransımın az olması hayatımı hastalar kadar zorlaştırıyor. Keşke 'amaann çok da tın' ya da 'sabret, sabrın sonu selamet' diyip işime devam edebilen bi insan olsaydım. Ama yok, olmuyor.
Ama öfkelenmekte haksız mıyım bi de sen söyle sayın okuyucu. Madde madde yazmaya başlıyorum bak.
-Sırasını beklemeyen hastalar
-Sırasını geçirip, çağrıldığı halde gelmeyen (çünkü 10 tane polikliniğe giriş almış sevgili hastamız), zaten hasta başına 2 dakikanın düştüğü bi sistemde, 10 saniyeni yiyen (ki genelde bu hastalar ardışıktır-sana mal olan süre 10 sn değil 2 dk falan olur-o sürede bir hasta bakarsın, dışardakiler de sıraları gelmediği halde, sırası gelen ama gelmeyen hasta gelmediği için içeri aç kurt gibi yığılmaz)
-Sırası gelmeyen ama hep de ne hikmetse bi acil işi olan, hocam önden bakar mısınız diyip sürekli taciz eden hastalar
-65 yaş üstü, 7 yaş altı, ağır özürlü raporu bulunan hastalar önden alındıklarında (ki öncelikleri var yasal olarak) arıza çıkaran hastalar
-Randevulu sistem --> bunu detaylandırmak istiyorum. Randevulu sistem tam bir felaket. Bu kadar dandik işleyen ve öyle olduğu halde bakanlık için övünç meselesi olan bi sistem var mıdır acep? Bi kere 10 dkda bir randevulu hasta var. Günde 40 tane randevulu hasta girişi yanında promosyon olarak 80-90 fiş alıp gelen hastalar.. Randevu saatinde gelen hasta, 2 saattir dışarıda sıra bekleyen hastalardan önce girdiği için orda bi tartışma oluyor önce. Randevulu hastayı zor bela içeri alıyoruz. Bu sefer de sevgili hastamız çıkmak bilmiyor. Dışarıdaki kalabalığın farkında. Ama o birrr randevulu hasta! Özel hastanede muayene oluyormuş gibi anlat babam anlat.. Hastalar bekliyorlar biraz daha hızlı olsanız hanfendi? Aa ne münasebet benim kapı gibi randevum var... Tabi bu randevulu hastamız kendini o kadar özel hissediyor ki, içeride hasta bakarken 2dk (abartmıyorum gerçekten 2dknın hesabını yapıyorlar) gecikseniz, içerideki hastayı muayene ederken, soyunuk bile olsa, hasta var dışarıda bekleyin demenize aldırış etmeden 'ama benim randevu saatim geçti!' diye yaygarasını da koparır. Randevu kadar başınıza taş düşsün e mi! İstediğiniz doktora muayene olacaksınız şişirmesi var ayrıca. Evet sadece telefonda isteyebiliyorlar. Çünkü çoğu yerde hastaya hoca veya uzman değil asistan bakar! 'Bilmem ne hanım veya bilmem ne bey nerede? Ben onu istiyorum.' Valla ben de senin kara kaşına kara gözüne meraklı değilim, sistem böyle yapçak bişey yok. Asistan bakar, takıldığı yerde hocasına danışır. Bu kadar.
- Sürekli sebep arayan hastalar: 'peki neden olmuş olabilir? Niye, nasıl, neden, niçün?' Bak ablacım, çoğu hastalık idiopatik zaten, çoğunun sebebini biz de bilmiyoruz. Zaten sebep olan birşey varsa biz size söyleriz, şunu yapma şunu yap diye. Oturup sana patofizyoloji dersi mi anlatayım? Kullandığın ilacın bile adını bilmiyorsun, yap dediklerimi yapmıyorsun neyin peşindesin hala? Unutma 2 dakkamız var yalnızca.
-Yukarıda dedim ama gene diyim. Madem sebep arıyorsun, al sana bunlar sebep işte diye sıraladığımızda, bunlara dikkat edeceksin dediğimizde bunları bile yapmayanlar. Madem uygulamayacan, niye soruyon?
-Öğle arasına girmek üzereyken son dakka giriş alıp (veya çıkışta) bi bakar mısınız diyen hastalar. Abi zaten senden önce 80 hasta bakmışım, kan şekerim olmuş 20, sana baksam yıldızlardan başka birşey görmeyecem niye ısrar ediyorsun? Ama bi bakıvercen sadece diyorsun da benim işim zaten bu, bakarak muayene ediyorum. Yani senin o bakmak dediğin eylem - benim için düşünme, analiz etme, tanı koyma, tedaviyi planlama, komplikasyonları gözden geçirme- evrelerinden oluşuyor. Sadece bakmakla olaydı..
-Çalışmayan yazıcı
-Çalışmayan hastane bilgi yönetim sistemi (sözde e reçete yazıyoruz, 1 ileri 3 geri modundayız. Reçete medulaya gidecek diye beklerken, gitmez, ekran donar, sistem kitlenir, reçeteyi elden yazarsın, gitti mi 10 saniye daha :p )
-Muayene ettikten sonra el yıkayamamak, antiseptiklerle idare etmek (bunu da masalara getirip kim koyuyo bilmiyorum, bitince yenisini getiriyorlardı önceden, şimdi kimse sallamıyor. Benimki bitti, yetkilileri aradım ama hala antiseptiğim yok!)
Velhasıl kafa rahat bi insan olsam şu yazdıklarımı önemsemeyebilirim. Ama ben önemsiyorum ve insanların bu kadar anlayışsız, saygısız, kaba olmalarına tahammül edemiyorum. Şuraya kadar yazdıklarım dışında beni öfkelendiren çok daha fazla şey var. Onları da bilahare yazarım artık. Sıkıldım.

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Ya Allahım Yarabbim,
İnsanı manyak edecekler, takipçi sayısı, like sayısı, blogunu görüntüleyen sayısı.. Başkaları tarafından ne kadar görülüyorsak, izleniyorsak, beğeni alıyorsak o kadar mı varız? Varlığımızı kendimize ancak böyle mi ispatlayabiliyoruz? Bilmiyorum. Feci şekilde bunaltıyo beni bu haller. Var olduğum için varım. Yaratıldığım ve bu dünyaya tam olarak neden olduğunu bilmesem de bi şekilde gönderildiğim için varım.
Peki sen var mısın?
Gönderini 3 kişi beğenince az varsın, 90 kişi beğenince çok varsın ya da :p
Kafayı mı yediniz abi? İşinize bakın yav. Neyse ben ders çalışçam.
Bi giriş cümlesiyle başlayayım dedim. Valla tıkandım. Şimdilik selam vermekle yetineyim. Sonra da dışardan burası nasıl gözüküyomuş bi bakıp gelirim. Ha bi de ders çalışmam lazım. O yüzden hemen dönemeyebilirim.